nitelikli insan gücü

Dünyada ve özellikle sanayileşmiş ülkelerde, çalışma hayatını oluşturan insan kaynakları iki temel olgunun etkisi altındadır. İlki, siyasal sınırlarla ekonomik sınırların birbirinden ayrılması ve ekonomik sınırların giderek ortadan kalkması olarak tanımlanan küreselleşmedir. Bugün artık sadece malların değil, hizmetlerin ve sermayenin de ülkeler arasında serbest dolaşımı söz konusudur.
İkincisi, enformasyon teknolojisinde ortaya çıkan son derece hızlı gelişmedir. Kapasiteleri her ayda bir, ikiye katlanan bilgisayarları, inanılmaz işleri başaran robotları, sonsuz telekomünikasyon imkanlarını üretimin emrine veren enformasyon teknolojisi firmaların üretimlerini, düşük ücretli gelişmekte olan ülkelere kaydırmalarını kolaylaştırmıştır. Son yirmi yılda dünya bilgisayar, telefaks, telefon ve televizyon ağlarının taşıma kapasitesinin bir milyon defadan fazla artması, teknoloji devriminin boyutlarını ortaya koymaktadır.
Diğer taraftan, gelişmekte olan ekonomilerde kalkınmanın sağlanmasında kaynakların etkin kullanımı, insan kaynağının gelişimine ve insana yatırıma verilen öneme bağlıdır. Gelişmiş ülkelerde ise kalkınmanın sürekliliğinin sağlanması, insana yatırım politikalarının sürekliliğine bağlı olmaktadır.
İnsan, üretim sürecinde fiziksel ya da fikri emeği ile yer almaktadır. Sosyo-ekonomik gelişme sürecinde tarım toplumunda insan faktörü fiziksel emek, sanayi toplumunda fikri emek, bilgi toplumunda ise ağırlıklı olarak fikri emek olarak yer almaktadır.
İnsanın niteliğinin ve verimliliğinin yükselmesi bireysel açıdan elde ettiği gelir ve hayat seviyesinin yükselmesine, ekonomi açısından ise üretimin artmasına sebep olmaktadır. Bu amaçla, insan niteliğinin artırılması eğitim, sağlık, beslenme, konut ve istihdam alanına yapılacak yatırımlarla mümkün olacaktır. İnsana yapılacak yatırımlar kısa dönemde tüketim, uzun dönemde yatırım harcaması özelliği taşımaktadır. Bu sebeple, insan kaynağının geliştirilmesi amacıyla uzun dönemli ve istikrarlı politikalara ihtiyaç duyulmaktadır.
I. Küreselleşme Kavramı
Kelime olarak, bütünün kuşatılması, sarılması, bütünleştirilmesi anlamına gelmektedir. Genel olarak; maddi ve manevi değerlerin ve bu değerler kapsamında oluşmuş birikimlerin, ulusal sınırları aşarak, dünya çapında yayılması olarak tanımlanır. Ülkelerdeki çeşitli piyasaların işleyiş biçimleri ve bu piyasaların birbiriyle olabilecek bağlantıları hakkında ortak düşünceler, benimsenecek siyasi sistem, demokrasi, insan hakları, din ve laiklik, çevre bilinci gibi düşüncelerin evrenselleşmesi fikri, küreselleşme olgusu içinde yer almaktadır. İletişim ve ulaştırma teknolojilerindeki sınır tanımaz gelişme, küreselleşmenin hem motorunu hem de ürününü oluşturmaktadır. Bu sebeplerle küreselleşme 21. yy'ın sosyo-ekonomik ve siyasi sistemi olarak kabul edilmektedir (DPT, Dünyada Küreselleşme ve Bölgesel Bütünleşmeler, 1995, s.1-2).
Küreselleşme, "uluslararasılaşma sürecinin tamamlanarak, bölgesel üretim ve tüketimin dünya ölçeğinde planladığı, serbest rekabet düzeninin uluslararası kuruluşlarca denetlendiği, kuralların uluslarüstü bir anlayışla çalıştığı sistemdir" şeklinde ifade edilebilir. Ancak bu genel tanımdan hareketle, herşeyin merkezden planlandığı, standart ürünlerin tüketildiği, homojen bir dünya pazarı anlaşılmamalıdır. Tam aksine, yerel pazarlara yönelik, sosyo-kültürel, ekonomik ve coğrafi özelliklerin dikkate alındığı, çeşitli mal ve hizmetlerin üretilmesi söz konusudur. Böylece küreselleşmenin, esnek talebin ve esnek arzın hakim olduğu bir sistem olduğu görülmektedir (ESİN; Dünyada Globalizasyon, 1992, s. 69-70).
Küreselleşme olgusu; firmalar, endüstriler ve ülkeler için rekabet gücünü ön plana çıkartmaktadır. Rekabet gücüyle çalışma hayatı ve endüstri ilişkileri arasında çok yakın bir ilişki ve etkileşim bulunmaktadır. Küreselleşme; çalışma ve barışı sağlayan, rekabet gücünü arttıran, taraflar arasında bir diyalog ve işbirliği gerektirmektedir. Sosyal tarafların, devlet ile birlikte uygun şartların sağlanmasına çalışmaları gerekmektedir.
II. Nitelikli İnsangücü İhtiyacı
Günümüzde yaşanan teknoloji devriminin dünya ölçüsünde yaygın işsizliğe sebep olacağı korkuları giderek artmaktadır. Bu korkular özellikle alınan tüm tedbirlere rağmen işsiz sayısının azaltılamadığı ve 18 milyonun üzerinde bulunduğu Avrupa'da dile getirilmektedir. Halen işsizlik oranı Avrupa ortalamalarının yarısı düzeyinde olduğu ABD'de bile 4 işten 3'ünün robotlara ve bilgisayarlara kaptırılacağını öne sürenler bulunmaktadır. Nitekim son 200 yılda dünyadaki teknoloji devrimlerine bakıldığında her devrimin bir kısım insanı işinden ederken, bir yandan da çok sayıda yeni iş yarattığı görülmektedir. Önemli olan, yeni teknolojinin istediği nitelikte insan yetiştirebilmektedir. Bu da, çok ciddi öğretim ve eğitim çabalarını gerektirmektedir. (TİSK, Küresel Eğilimler, 1997, s.8)
21. yy. teknolojisinin isteklerine uygun insan yetiştiren ülkeler başarılı olacak; bunu yapamayanlar, dünya sermaye ve teknoloji akımlarının dışına çıkacak, büyüme ve kalkınma yarışından koparak, yoğun işsizlik ve yoksulluk baskısı altında sosyal ve siyasi açmazlara düşeceklerdir. Bu gerçeklerin ışığında halihazırda özellikle gelişmekte olan ülkelerin sosyal taraflarının, hükümet politikalarıyla da desteklenen gelişmeler göstermeleri gerekmektedir.
Diğer taraftan kalite ve verimlilik faktörleri 2000'li yılların temel üretim göstergeleri arasında yer almaktadır. Firmaların üretimlerinin büyüklüğü ile ölçülen "ölçek ekonomilerden" üretimin hangi bölgeyi ve ülkeleri kapsadığı, nerelere satış yapılabildiğini içeren "kapsam ekonomilerine" doğru yönelim başlamıştır. Bütün bunlar ülkelerin uzun dönemli insan gücü politikalarını "stratejik" bir yaklaşımla ele almasını gerektirmektedir. Tüm bu değişikliklere ülkelerin uyum sağlaması; teknoloji transferi, teknoloji üretimi, yenilikleri izleme politikalarının uygulanması ile içinde teknoloji eğitimi de bulunan nitelikli insan gücü yetiştirilmesi, insan gücün yerinde ve etkin kullanımı ile mümkün olacaktır.
Nitekim, siyasal katılımın artması, garanti edilmiş insan hakları gibi tercihlerin ön plana çıkması insanın kendisine olan saygısının sağlanmasının da temel şartıdır ve zaten 2000'li yıllar da insan olmanın ne anlama geldiğinin daha iyi anlaşıldığı yıllar olacaktır.
Nitelikli insan gücü öneminin artması, mesleki ve teknik eğitimin geliştirilmesini de gündeme getirmiştir. Teknolojik gelişme ve buna bağlı olarak araştırma-geliştirme (AR-GE) harcamalarının düzeyi de rekabet edebilirliğin en önemli göstergelerinden birisi durumuna gelmiştir.
Diğer taraftan, eğitimin sahip olduğu ekonomik rol ve buna ilişkin olarak "İnsan Sermayesi Kuramı" ile açıklanan gelişmeler de göz ardı edilmemektedir. Buna göre, işgücü talebi, daha çok eğitimin ve yetiştirmelerin etkili olduğu özellikler tarafından belirlenen işe özgü üretkenliklerin talebi şeklinde yorumlanmaktadır (Hinchliffe, Education and the Labor Market, 1987, p. 142). Bu açıdan da ele alındığında, insangücünün sahip olduğu üretken niteliklerin eğitimle geliştirilebileceği görülmektedir.
III. İnsangücü Kaynak Yönlendirilmesinde Devletin Rolü
Son yıllarda tüm dünyada "Devlet" tartışmasının yoğunluk kazandığı görülmektedir. Globalleşmenin paralelinde ekonomik değişiklikler, Devletin rolü, görev ve yetkileri konusunda yeniden sorgulanmasına sebep olmuştur.
Kamu müdahalesinin günümüze kadar ki süreç içinde, eğitim ve sağlık başta olmak üzere özellikle sosyal açıdan olumlu sonuçları görülmüştür. Nitekim, kamu harcamaları sanayileşmiş olan ülkelerde toplam gelirin yaklaşık yarısını, gelişmekte olan ülkelerde ise, dörtte birini oluşturmaktadır. Tüm bu gelişmelerin yanı sıra bu müdahalelerin sınırları da tartışılmaktadır. Kamunun sınırları konusundaki tartışmaların temelini verimsizlik ve yolsuzluk sorunları ile devletin ekonomiye doğrudan değil bir katalizör olarak katılması anlayışını ağırlık kazanması oluşturmaktadır. Son 20-30 yılda gelişmekte olan ülkelerde kamu harcamaları yetkisinin ulusal düzeyden daha alt düzeylere geçmesiyle gelişmiş ülkelerde harcama yetkisinin merkeze doğru kayması bir paradoks olarak değerlendirilmektedir. Globalleşme sürecinin temel felsefesini oluşturan özel sektör, özelleştirme, tam rekabet, küçük ve daha az yozlaşmış yani, sınırlı ve sorumlu bir devlet ile yukarıda sözü geçen paradoks Türkiye'nin insan gücü kaynaklarını geliştirmede kendi şartları açısından değerlendirilmelidir.
IV. Türkiye'de İnsangücünün Genel Görünümü
Türkiye kalkınma ve sanayileşme çabasında olan bir ülkedir. Tarım toplumundan sanayi toplumuna oradan da bilgi toplumuna geçiş aşamasında olan Türkiye'de, bu açıdan insangücü kaynağının niteliğinde ve mesleki yapısında temel değişiklikler gerekmektedir. Çünkü mesleki niteliklerin, yeni teknolojik değişmeler ve değişen ihtiyaçlar paralelinde geliştirilmesi gerekmektedir. Yani, Türkiye'nin teknoloji transfer eden bir ülke konumundan teknoloji üretebilir konuma gelmesi için, bu konuma uygun bilgi ve nitelik içeren insangücüne ihtiyacı bulunmaktadır. Böylece insana yatırım önem kazanmakta ve insangücü kaynaklarının geliştirilmesi bir problem haline gelmiş olan Türkiye'de kalıcı çözümler üretilmesi gerekmektedir. Bu çözümlerin temelini, insana yatırım faktörleri olan eğitim, sağlık, konut, beslenme ve göç gibi konularda kalıcı ve istikrarlı politikalar uygulamak oluşturmaktadır.
A. Eğitim - İnsangücü İlişkisi
Türk sanayi ve hizmetler sektöründe nitelikli işgücü ihtiyacı, dışa açılmaya çalışan ve özellikle Gümrük Birliği'ne katıldıktan sonra uluslararası rekabet gücü kazanma çabası içindeki Türk Ekonomisi için önemli bir sorundur. Dışa açık ekonomi politikası, üretimde kalite ve maliyet faktörleri ile işgücünün nitelik ve verim düzeyinin yükselmesi gibi hususları ön plana çıkarmaktadır. Bu sebeple eğitim sisteminin Türkiye ekonomisinin ihtiyaç duyduğu nitelikli insangücü yetiştirerek ekonomik kalkınmayı destekleme ve hızlandırma şeklinde düzenlenmesi gerekmektedir.
Türk ekonomisinin ağırlık olarak ihtiyaç duyduğu elemanların yetiştiği mesleki ve teknik liselerde sağlanan sayısal gelişmelere rağmen, başta endüstri meslek liseleri olmak üzere, bu okullara öğrenci talebi çok yoğundur. Kaynak yetersizliği, mevcut kaynakların etkin kullanılamaması gibi sebeplerle, eğitimin her kademesinde beklenen gelişme sağlanamamıştır. Mevcut kapasiteden azami fayda sağlamak amacıyla, mesleki ve teknik eğitim kurumları ile çıraklık eğitim merkezlerinde tam gün, tam yıl eğitim uygulanmasına devam edilmiştir.
Kamu ve özel sektör kuruluşlarında yapılan hizmet içi eğitim faaliyetlerinin geliştirilmesi ihtiyacı devam etmektedir. Yine özel sektör kuruluşlarının hizmet içi eğitim faaliyetlerine ilişkin bilgi eksikliği sorunu da devam etmektedir.
Bilindiği üzere, ülkelerin rekabet üstünlüğü, çalışanların teknolojik yeniliklere paralel bilgi ve beceri düzeyini yükseltmekle sağlanmaktadır. Böylece eğitim, ülkelerarasında stratejik bir önem kazanmaktadır, hem değişen ve gelişen şartlara uygun insangücü yetiştirmek, hem de mevcut işgücünün zaman içinde yeni istihdam şartlarına uyum sağlayabilecek şekilde yeniden eğitilmesini sağlamak gerekmektedir

Yorum Yaz